Ellialtı yaşında ki Kemal Bey, tam otuzyedi yıl boyunca çarşıya hep aynı saatlerde Nuriosmaniye kapısından girip çıkmıştı. Çıraklıktan başlayan meslek yaşamının onbeş yılını önce Çuhacıhanda bir imalat atölyesinde, arkasından altın ayarevinde, sonrada Ermeni asıllı bir ustanın yanında taşlı takı imalathanesinde geçirmişti. Ayakçıların, anutçuların daha fazla gelir elde ettiğini görünce çarşının şatafatlı tarafına geçerek tezgahtarlıkta sebat etti.
Yeniköy’den Melahat Hanım, o gün çarşıya ineceklerini ve dükkana geleceklerini bir gün önceden telefonla Kemal Bey’e bildirmişdi.
On yıldır mağazanın müşterisi olan Melahat Hanım, iki kızı ile birlikte yılda üç beş kez dükkana gelir; kendine ve kızlara takılar alır veya isteğine göre sipariş yaptırırdı. Kiralardan, zeytinlik icarından aldıkları paraları harcadıkları her alışverişleri küçük çaplı bir esnafın yıllık cirosuna yakın tutarda olurdu.
Saat on’u henüz on onbeş dakika geçiyordu ki, telefon çaldı. Kemal Bey o sırada kapının dışında vitrin düzenini son kez gözden geçiriyordu. Altmışbeş yaşını bir ay önce kutlayan patron Hayri Bey masasındaki telefonu açtı. Kardeşi Kemal Bey ile görüşmek istiyordu. Yozgat ilinde yaşayan anne, babası ve diğer aile fertleri, her hafta bir kez mutlaka ararlar ve konuşurlardı. Bu görüşmeler çok kısa olurdu. Kemal Bey çok sevdiği ve saydığı babasına her ay banka havalesi ile para gönderirdi.
Hayri Bey, Kemal Bey’e seslendi. Dükkandan biri telefonla aranıldıklarında görüşme yapmayan dışarı çıkarak diğerini yalnız bırakırdı. İki tezgahtar da kapının önüne çıkar vitrin silerlerdi. Hayri Bey’in masası dükkanın en uç köşesinde tezgahın bitim noktasının karşısında yer alıyordu. Dükkandan ayrı bir oturma alanı gibi dekore edilmişti. Özel müşteriler geldiğinde sunuş ve hizmet o masa etrafında verilirdi. Telefon görüşmesi alışılmıştan epeyce uzun sürdü. Hayri Bey bile merak edip bir iki kez dükkanını içerisine baktı ve çıktı. Telefon kapandığında Kemal Bey’in yüzü bembeyazdı.
Hayri Bey sordu ‘Hayırlar olsun Kemal Bey? Kötü bir şey yok ya?…’
Kemal Bey ‘yok, ben izin verirseniz bir lavobaya gidip geleyim’ dedi.
Lavoba dönüşü neşeli bir şekilde dükkana girdi. Müşteriler için soğuk içeceklerin sunuşunu, müşteriye sunulacak malların masaya nasıl bırakılacaklarını, paketlemede nelere dikkat edileceğini tezgahtar çocuklara belkide binlerce kez her randevulu müşteri gelişinde olduğu gibi yeniden tekrarladı.
Sonra da ‘biliyorum, siz bunları çok defadır dinliyor ve çok iyi yapıyorsunuz. Ama ben anlatırken kendimi de bir kez daha kontrol ediyorum’ dedi.
Kemal Bey sokağa bakmak için dışarı çıktığında Hayri Bey ilk kez tezgahtarlara onun hakkında görüş beyan etti; ‘Var bu bizim Kemal Bey’de bugün bir hal ya!…Hadi Hayırlısı. Hasta filan değildir İnşallah.’
Melahat Hanım iki kızı ile birlikte dükkandan girdiğinde saat onbirdi. Kapıda karşılandılar. Kemal Bey masaya, müşterilerinin beğenilerini düşünerek hazırlattığı pırlanta, elmas takımları bırakırken, bir taraftanda, Melahat Hanım’ın şen şakrak sohbetine kahkahalarla yanıtlar verdi. O güldükçe tanınmış insanlarla ilgili dedikoduları Melahat Hanım daha heyecanlı şekilde aktardı. Kızların seçimlerine bile karışmayı unuttu. Hayri Bey hal hatır sorma kısmından sonra her zaman olduğu gibi Kemal Bey’i müşterileri ile masada bırakarak tezgah arkasına geçti ve mağazadan içeri giren yeni müşterilerle ilgilenmeye başladı. Bilmeyenler çoğu zaman Ermeni Usta’yı tezgahtar, Kemal Bey’i patron sanırlardı. Oysa Kemal Bey onun patron olduğunu hissettirebilmek için müşterilerin yanında elinden geldiğinden fazlası ile saygı gösterisinde bulunurdu. Hayri Bey’in mütevazi yaklaşımı ise, özellikle onları tanımayan yeni müşterileri merakta bırakırdı.
Misafirlere öğlen arası Hacı Bey’den yoğurtlu kebablarda ikram edildi. Melahat Hanım ve kızları yaklaşık üç saat dükkanda kaldılar. Nuri Osmaniye çıkışından müşterileri taksiye bindirip dönen Kemal Bey kapıdan girer girmez, Hayri Bey neşe ile ‘bu akşam hep birlikte boğazda bir yemek hakettik. Şimdi çocuklara oradan sevinmeliklerini ver, kendine de mendillik al’ dedi. Çocuklar yıllardır yaşadıkları bu seronomideki ölçüyü anlamamışlardı. Bir iki kez Kemal Beye’e sorsalarda Kemal Bey ‘emekli olmadan öğretirim’ derdi. Hayri Bey, Kemal Bey’in aldığı rakamı veya Kemal Bey’in aldığı paranın Hayri Bey’e az veya çok gelip gelmediğini hiç öğrenememişlerdi. Kendilerine verilen yüksek bahşiş tutarına baktıklarında merakları daha da artardı.
Kemal Bey hesabı bitirdikten ve çocuklara sevinmeliklerini verdikten sonra artık hüznü iyice dışa vuran yüz ifadesi ile,
‘Hayri Bey, babam sizlere ömür, izniniz olursa benim hemen memlekete hareket etmem gerek.’dedi.
Hayri Bey gözlerinden akan yaşlara aldırmadan
‘Bunu yapmayacaktın be Kemal. Şimdi ayıp ettin. Niçin heman söyleyip gitmedin be evlat’ dedi. Sanki ölen Hayri Bey’in babası idi. Adamcağız koltuğa yığılıp kaldı. ‘En çok da bunca yıllık hukuku çiğnedin ya, Kemal…’ Sonra tezgahtar Ali’ye döndü ‘Ali sen eve geç benim arabayı al ve bizi Kadıköy iskelede karşıla. Dükkanı biz toplar dört vapuru ile karşıda oluruz. Şimdi telefon ederim yengen gömlek ve pijamada verir. Kendi evinede uğra Yozgat’a gittiğimizi haberle.’
Kemal Bey itiraz edecek oldu. Ama ‘her lokmamızı paylaşıp yememiz bir tarafa, seninle bu dostluğumuzu bize bağışlayanda odur. Hadi şimdi otur şuraya biraz kendini dinle. Yolda dertleşiriz. Allah rahmet eylesin, başın sağolsun evlat” Hayri Bey çekmecesinden beyaz bir dosya kağıdı ve sadece özel not defterini yazarken kullandığı sedef kakmalı mürekkepli kalemi çıkardı. Kağıdın üzerine büyük harflerle özenli bir şekilde “Yozgat Eşrafından babamız Salih Karaçlı’nın vefatı nedeni ile üç gün kapalıyız. Oğlu Kemal Kıraçlı” Yerinden kalktı, dükkanın dışına çıktı, vitrin kepengini tek taraflı indirdi. Kağıdı özenle kepengin üzerine yapıştırdı. İçeriye girdi, tezgahın arkasına dolandı, diğer tezgahtarın vitrin toplamasına yardıma başladı. Dükkanın içi yazıyı gören, kepengin sesini duyup koşan komşularla dolmuştu.
Vapur iskelesinde Kemal ve Hayri Beyleri karşılayan tezgahtar Ali, ancak çevre yoluna girişe kadar dayanabildi: ‘Kemal Ağabey, böylesine büyük bir acı ile yanarken, haberli iken nasıl olurda Melahat Hanım’ın sohbetine dayanabilir ve şen kahkahalar atabilirsiniz?’
Kemal Bey tebessüm etti ve ‘Yaşam film gibi geçer, bir tiyatro sahnesidir, derler. Dükkan, mağaza ise yaşamın döner sahnesidir. Tiyatrocular en acı günlerinde bile sahne alırlar. Acılarını içlerine gömerek, ciğerleri yanarak rollerini oynarlar. Senaryo ne gerektiriyorsa onu sunmak zorundayız. Evet, haklısınız erkenden dükkandan ayrılsam sizde gelen müşterilere satabilirdiniz. Ama melahat Hanım telefonla o sohbetin randevusunu aldı. İleride sizinde randevularınız olacak. Eğer benim onlar geldiğinde dükkanda olmamamdan ötürü satış aksarsa; ne Hayri Bey, ne de ben paradan başka bir şey kaybetmeyiz. Ama satışın olmaması hücre gibi atölyede oyun oynamayı unutmak zorunda kalan ondörtlük haylaz Murat için, cilacı Rıza için; bırakın onları Melahat Hanım’ı getiren taksici için paradan çok daha fazlasını ifade ediyor olabilir.’ dedi. Yol boyunca üç adam bir daha hiç konuşmadılar.
|